Küçük bir ara

Ocak 5, 2011

Web sitemiz ve blogumuzu yenilemek üzere kısa bir süre yazmaya ara veriyoruz. 1 hafta kadar bize izin verin ama sakın küsmeyin..
Yakında görüşmek üzere.

Ocak 1, 2011

2011 Ağaç Yılı

Aralık 27, 2010

Ernest Callenbach Ekoloji Cep Rehberi‘ndeki biyoçeşitlilik başlığının altında şöyle diyor: “Çeşitlilik farklılık demektir ve dünyanın güzelliği yaşamın bu göz alıcı bolluğundan gelir. Tek bir orman arazisinde düzinelerce ağacın ve çok daha fazla çeşit çalının şekillerinden ve boyutlarından oluşan sonsuz bir karışım görebilirsiniz. Bitki örtüsü, hepsi de zarif bir biçimde bir arada yaşayan ve etkileşimde olan memelilerden, kuşlardan, çiftyaşamlı hayvanlardan, sürüngenlerden ve böceklerden oluşan, neredeyse algılanamaz çeşitlilikteki zengin bir topluluğu barındırır. Ve bir ekokistem ne kadar fazla türü içinde barındırıyorsa biyoçeşitlilik açısından da o kadar zengin demektir.”
2010 yılı Dünya Biyoçeşitlilik yılı ilan edilmişti.  2011 ise Ağaç Yılı. Bu sene bir ağacı gözlemleyerek üzerindeki yaşamın çeşitliliği ve güzelliğiyle keyiflenme ve hayattaki küçük şeylerin daha çok farkına varma zamanı. Bunu denerseniz hayatınızın değişeceği ve mutluluğunuzun katlanarak artacağını biz garanti ederiz.
The three year adlı site 2011 için şöyle bir aktivite de öneriyor:
-Yolunuzun üzeri, evinizin önü, yakınınızda olan bir ağacı  seçin.
– 1 sene boyunca ağacınızı gözlemleyin.
– Gözlemlerinizi fotoğraf, yazı ya da çizim olarak kaydedin ve paylaşın.
Ne dersiniz? Biz bu işe varız, ağacımızı şimdiden seçtik bile. Yeni yıl her hafta bir kez kendisiyle ilgili yazacağız.

Aşağıdaki fooğraflar ise Cimbimle bu sabahki yürüşten..
Dün geceki yağmurdan sonra taşlar ve toprak pasparlak, yapraklar yemyeşil, hava da tertemizdi adada..

Max Lindegger’in eğitmenliğinde, geçtiğimiz haziran ayında düzenlenen permakültür çalıştayının videolarını internetten izleyebilirsiniz. Ali Gökmen ve Onur Metin’in yaptığı kayıtlarda kompost yapımı, bitkiler, eş yükselti eğrileri gibi temel permakültür bilgileriyle ilgili anlatımlar var.
Tıklayın: http://vimeo.com/user1923540/videos

Bill Mollison ve Geoff Lawton’ın eğitmenliklerinde geçtiğimiz ay İstanbul’a gerçekleşen PDC (Permaculture Design Certificate) kursuyla da ilgili  Oya Ayman‘ın kaleme aldığı Bütün Sorunlar Bahçede Çözülür adlı harika yazıyı da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Adanın yollarında sarı sarı boncuklarla doluydu dün, çarşıya inerken gördük. Yaklaşıp baktık, meğer tesbih ağacının budanmış dallarındaki meyvelermiş. Avucumuza sığanlardan bir buket yaptık, eve götürdük. Tohumların kötü kokuyormuş meğer, püüf!! çıkardık dışarıdaki masaya koyduk.
Bu arada latince adı melia azaderach olan tesbih ağacı permakültürde de sıkça geçen bir bitki. Ayrıca peyzaj mimarlarinin da kullandığı bir ağaç. Dikkatli bakarsaniz yol kenarlarında rastlayabilirsiniz.

Bizim bahçemiz Nilüfer Turizm’le betonlaşmaya açılmıştı, yerimizden olmuştuk. Bu sefer Orya Enerji ve Ümran Boru başrolde, yer Karadeniz, Loç Vadisi. Ağaçları, dereleri, doğayı kendilerinin sanan şirketler o kadar çok ki. Ellerinden gelse insanları da makineleriyle kazıp atarlar, ama bunu yapamadıkları için satın almayı yeğliyorlar. Bazı insanlar, bazıları ama, çok azı yaşadıkları yere tavşanın deliğine, kuşun dalına olduğu gibi bağlı oldukları için bir takım plazalarda değil vadilerinde yaşıyorlar. Toprakla değil parayla yaşayan bir takım şirket sahibi insanlar ise kendilerinde bu insanları ve onların bağlı olduğu dereleri, vadileri yok etme hakkı görüyor.

13 gün olmuş, dün yanlarındaydık. Kabataş’tan Karaköy istikametine giderken, Karaköy’e varmadan sağda, uzun, sessiz, kıpırtısız beton yığını Orya Han’ın önünde  sarı yemenileri, pankartları, konuşan, direnen kadınlar var. Duymuyorsunuz belki görmüyorsunuz ama 13 gündür evlerini yok edecek olan şirketinin binasının önünde, sırtlarını binalara, yüzlerini insanlara dönmüş otutuyorlar.
Siz de destek olun, yanlarına gidin, bilgilenin, okuyun: http://locvadisidireniyor.wordpress.com/

Bodrum’da toprağa ve tohuma hakkını vererek üretim yapan çiftçilerin ürünlerine ilk elden ulaşmaya, bildiğimiz üreticilerden un, zeytinyağı gibi temel gıdalarımızı kolaylıkla ve gönül rahatlığıyla almaya alışmıştık. İstanbul’a gelince bu konuda zorlanacağımızı düşünüyorduk ama öyle olmadı; siyez bulgurunu bile bulduk! Arkadaşımız (bir kere daha arkadaşlar sağolsun : ) Cem Birder’in kurduğu TOPRAKANA sitesi sayesinde, bulgurların hasını yani Kastamonu’nun siyez bulgurunu, hem de üreticisini görerek, organik üretimine destek olarak satın alabiliyoruz. Şehirdeki okuyucularımıza, yerel tohumu, küçük çiftçiyi, sağlıklı gıdayı destekleyen bu sanal-organik-küçük çiftçi pazarını samimiyetle tavsiye ederiz.  http://www.toprakana.com.tr/

Sabah fırtınaya uyandık. Meteoroloji insanları diyordu da aklımız almıyordu; elektrik yüklü kümülüsler gerçekten geldi, şimdi de üzerimizde fırtınalar esiyor, yağmurlar yağıyor. Ama yazının konusu bu değil..
Bugün sabah bir arkadaşımızın gönderdiği linki görünce size de duyuralım istedik. İstanbul’un güzel semti Kuzguncuk‘ta bir bostan vardır. Şehrin nadidelerinden.. Burayı yapılaşmaya açmaya uğraşanlar harekete geçmiş, mahalleli tabii ki istemiyor, destek ve dayanışma bekliyor. Biz yaşadığımız yerin nasıl bir anda beton yığınına dönüştüğüne şahit olduğumuz için durumun vehametini ve Kuzguncukluların endişesini hissettik ve bu konu hakkında yazalım dedik.
Daha önceki yazıları okuyanlar biliyor; Bodrum’daki evimizin yanındaki mandalina bahçesi çok kısa bir sürede 3 dönümlük, nefes almayan, ot bitmeyen, kuşların konacak dal bulamadığı için uğramayı kestiği bir beton yüzeye dönüşmüştü. Biz mal sahibi olmadığımız için elimizden geldiğince karşı çıkmıştık ama arazi sahibi olan köylülerin çok azı bu durumdan rahatsız olduğu için inşaat rahatça ilerlemişti. Köylülerin çoğunun bahçeyi satın alıp otogara dönüştüren firmanın (Nilüfer Turizm oluyor kendileri) adamlarının peşinde ciğer bekleyen kediler gibi dolaşmasını şaşkınlıkla izlemiş, inşaatın bizim onca emekle oluşturduğumuz bostanımıza sulanmasına inanılmaz öfkelenmiştik. İnanılmaz ama adamlar öylesine yokedici bir enerjyle doluydu ki, bizim bostanda büyüyüp, iki arazi arasındaki duvara tırmanarak onların arazisine geçen kabaklarımızı bile ‘sınırı ihlal ettikleri’ için kimseye sormadan söküp atmışlardı. Kabak bu, elbette büyür, uzar gider, zarar vermez ki sadece besler. Ama para ve güçten başkasını tanımayanlar için kabakmış, bostanmış, emekmiş, canlıymış… hiç önemi yok.
Böyle olduğunu görmek insanın hayata dair umudunu zedeliyor. Ama biliyoruz ki yaşamı savunmak gerek; her zaman her yerde. O yüzden Kuzguncuk’taki bostanı korumak gerektiğini, bunun da ancak birçok kişi bir araya gelinerek mümkün olacağını düşünüyoruz. Bodrum’da, bizim olduğumuz narenciye bahçeleri diyarında, köylülerin çoğu topraklarını, ağaçlarını savunmayı seçmedi, birleşip karşı çıkmadı. Kuzguncuklular ise durumun farkında ve desteğe ihtiyaçları var; aşağıdaki linke tıklayıp imzanızı verin.
http://kahramanbostan.org/imza.asp


İlk defa bu kadar ara verdik yazmaya. Özledik anlatmayı, olan bitenler hakkında gündelik düşünmeleri, can can haberler vermeyi. Ama hayatımızın ortasına dup! diye betondan bir taş düştü, durgun sular dalgalandı, yüzeye çıkmamız için çabalamak gerekti, bu sürede işte zaman aktı geçti..
Geçen yaza kadar mandalina bahçesi olan hemen arkamızdaki arazi artık bir OTOGAR. Etrafı dikenli teller ve yüksek dikmelerle çevrildi,  3 dönüm betonla kaplandı, içine vinçle prefabrik bir dört duvar kondu, karanlık yüzlü adamlarla beraber otobüsler geldi. İnanılmayacak gibi ama herşey çok kısa sürede oldu, bitti, hayata geçti, başka hayatları hiçe saydı ve işlemeye başladı.
İşte bu yüzden bir toprak parçasında durup duran küçük bir taş evin içinde ve etrafında geçen ve ondan beslenen hayatımız, incecik köklerimiz parçalandı, ışığımızı kesildi, bir sürü canlıyla beraber bizim de düzenimiz bozuldu.
Duracağımız, dururkan kök salıp, beslenip meyve vermeye başlayacağımız bir yere ihtiyacımız var yeniden. Etrafa saçıldık ama toparlanacağız, merak etmeyin.
Bir de; toparlanana kadar günlüğümüzü pek güncelleyemeyebiliriz. Biraz ara, ama sonra kaldığımız yerden. Siz de beklemeye söz verirseniz tabi..

(Kalemler, kağıtlar kutuda, kutular masanın üzerinde, fotoğraf makinası başka bir yerde kendini kapattı, yeşilliklere açılacak zamanını bekliyor. Bu yazının görseline bizden birşey eklemeyemedik bu yüzden. Yukarıdaki çizimi blubicicletta‘dan ödünç aldık)

Kesilen saçların da geri dönüştürülebileceğini ve çöpe gitmek yerine ihtiyaç duyan birine, hem de bir çocuğa faydalı olabilecek hale getirilebildiğini biliyor muydunuz? Açıkcası biz bu yaza kadar böyle bir şey duymamıştık, ta ki düğün zamanı Gümüşlük’te toplanan arkadaşlarımızdan biri, Ayşegül, saçını kestirene kadar. Ayşegül upuzun kıvırcık saçlarını Nazlı’ya, evlerinin önünde kestirip Gümüşlük sahiline geldiğinde bize şöyle demişti: ‘Lösemili çocuklara peruk yapılmasını sağlayan gönüllü kuruluşlar var. Saçlarımı kestirmeden önce toplayıp atkuyruğu yaptım, sonra kesildi, kalan parçayı zarfa koydum. Saçlarımı lösemili yüzünden kel kalmış bir çocuğa peruk yapılması için göndereceğim.’
Biz birkaç haftaya kadar biri upuzun öteki kısacık iki kişiydik. İrem Çağıl (yani ben) saçlı, Egemen Özkan ise keltoş. Ama şu anda ikimizin de  ensesi açık.
Son on beş yılımı uzun saçlı olarak geçirdikten sonra, bir anda kısa saçlı olmaya karar verince aklıma Ayşegül’ün söyledikleri geldi. Saçlarımı bağlayıp öyle kestirdim, kalan kısmı göndermek için sakladım ve bu faydalı fikri sizinle paylaşmaya karar verdim.
Lösemili çocuklara peruk yapma işini üstlenmiş birkaç gönüllü kuruluş var. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bu konuyla ilgilenen bir aracı yok ama yurdışındakiler şunlar:
http://www.wigsforkids.org/
http://www.locksoflove.org/
Eğer bir gün saçlarınızı kestirmeye karar verirseniz aklınızda olsun.