İlk defa bu kadar ara verdik yazmaya. Özledik anlatmayı, olan bitenler hakkında gündelik düşünmeleri, can can haberler vermeyi. Ama hayatımızın ortasına dup! diye betondan bir taş düştü, durgun sular dalgalandı, yüzeye çıkmamız için çabalamak gerekti, bu sürede işte zaman aktı geçti..
Geçen yaza kadar mandalina bahçesi olan hemen arkamızdaki arazi artık bir OTOGAR. Etrafı dikenli teller ve yüksek dikmelerle çevrildi,  3 dönüm betonla kaplandı, içine vinçle prefabrik bir dört duvar kondu, karanlık yüzlü adamlarla beraber otobüsler geldi. İnanılmayacak gibi ama herşey çok kısa sürede oldu, bitti, hayata geçti, başka hayatları hiçe saydı ve işlemeye başladı.
İşte bu yüzden bir toprak parçasında durup duran küçük bir taş evin içinde ve etrafında geçen ve ondan beslenen hayatımız, incecik köklerimiz parçalandı, ışığımızı kesildi, bir sürü canlıyla beraber bizim de düzenimiz bozuldu.
Duracağımız, dururkan kök salıp, beslenip meyve vermeye başlayacağımız bir yere ihtiyacımız var yeniden. Etrafa saçıldık ama toparlanacağız, merak etmeyin.
Bir de; toparlanana kadar günlüğümüzü pek güncelleyemeyebiliriz. Biraz ara, ama sonra kaldığımız yerden. Siz de beklemeye söz verirseniz tabi..

(Kalemler, kağıtlar kutuda, kutular masanın üzerinde, fotoğraf makinası başka bir yerde kendini kapattı, yeşilliklere açılacak zamanını bekliyor. Bu yazının görseline bizden birşey eklemeyemedik bu yüzden. Yukarıdaki çizimi blubicicletta‘dan ödünç aldık)

Haftada bir gün, elimizde sepetler ve keten çantalar, o hafta boyu yiyeceğimiz besinleri almaya pazar alışverişine gitmeye alışığız. Alışkanlıktan öte bir ritüel bu aslında. Tanıdığımız çiftçi köylüleri görmek, bir kaç küçük ama iç ısıtan selam alıp vermek, tezgahta duran yerli üretim sebze ve meyveye bakarak yaklaşan mevsim üzerine düşünmek, o hafta ocakta pişecek yemeğe karar vermek, mutluluk ve bereketle eve dönmek…
Kitaplar için İstanbul’dayız ya bir haftadır, iple çektik pazara gitmeyi. Ve bugün Cana’yla beraber motoro binip karşıya geçtik; Şişli’deki Ekolojik Pazar’a gittik. Pazar tezgahlarının çoğunluğu bayramda dolayısıyla boştu ama yine de 4 kişiye bir hafta yetecek besini aldık.
Pazardaki fiyatlar bize biraz pahalı geldi. Sertifikalı organik ürünler ve onların nakliye masraflarının bu farkı yarattığını ve bulunduğumuz yerin bir ‘şehir’ olduğunu biliyoruz tabi ve bu pazarın ne kadar büyük bir nimet ve İstanbul halkına büyük emeklerle verilmiş bir hediye olduğunu da. Köyde olmanın kıymetini anladık demek daha doğru belki de..
Aslında herşeyin, başta insanların sonra onların yarattığı sistemlerin, mesela şehirlerin kendine yetebilir olması gerek. İstanbul’un civarı bunca talan edilmese belki yakınlarda organik üretim yapılabilecek yerler kalır, Türkiye’nin öbür ucundan sebze taşımanın getirdiği zorluklar biraz olsun hafifler.
Bunları konuşa konuşa dönüş yoluna düştük, elimizde ağırlaşmış çantalar, sepetler..

Size hep güzel fotoğraflar, umut dolu yazılar yazmaya; günü neşeyle, hayata şükrederek yaşamaya alışkınız. Bu yüzden biraz daha zor geliyor, bu fotoğrafları ekleyip, olan biteni anlatmak. Ama bu yokedici işlerin ne kadar kolaylıkla yapılabildiğinin farkına varılmasının şart olduğunu düşünerek yazmayı bir sorumluluk addediyoruz. Daha dün inanılmaz bir haber okuduk; Machael‘e Hidroelektirik santrali yapılması söz konusuymuş, buradan habere göz atabilirsiniz. Machael ki dünyanın korunması gereken 23 biyorezervinden, Türkiye’deki en nadide ekokistemlerinden biridir. Burada doğanın dilinden anlayan muhteşem insanların yaşadığı ve  binlerce yıllık geleneksel bilgileri devam ettirdiği küçük, el değmemiş, tamamen doğaya dayalı ekonomisi olan köyler vardır.  Ve işte böyle kıymetli şeyleri yoketmek ne yazık ki bu ülkede aslında düşündüğümüzden çok kolay.

Nefesini arkamızda hissettiğimiz inşaat da bizim hayatımıza tecavüz ederek devam ediyor. Önce bütün otları söktüler, yabani böğürtlen çalılarını, ağaç köklerini. Ve beton taşlarla toprağın üzerini örttüler, canlı olan hiçbirşey nefes alamasın, güneş göremesin de ölsün diye. Bütün bunları yapmak için harcadıkları zamanın en az 2 katını, bu beton kaplamanın etrafını 2,5 metre yüksekliğindeki dikenli tellerle çevirmeye harcıyorlar. Bu dikenli telleri sadece askeri alanların etrafında görebilirsiniz. O yüzden aklımıza şöyle bir soru takılıyor:
Bu adamlar yani arsayı alan otobüs firması, nasıl bir tehlike yaratıyor ki arsanın etrafını böyle bir dikenli tel duvarla çevirme gereği duyuyor?

Bir ay kadar önce ise bu yokedici enerji etrafımızda değildi. Fotoğraflara bakıp üzülüyoruz ama bir yanda da kelimeler var, inanıyoruz, biliyoruz… Şu sıra iş makinesi sesleri arasında zihnimizde en çok yankılanan Deleuze‘ün bir cümlesi:

Kaygılanmak ya da umut etmek değil, yeni silahlar aramak gerekiyor.”

Dama çıkıp doğu yönüne baktığımızda bu manzarayı görüyoruz, yaklaşık 1 haftadır…


Tam tersi yöne, batıya baktığımızda ise karşımızda böyle bir görüntü var, yıllardır..
Bu fotoğraf da aşağıdan, odanın penceresinden bakınca gözüken…
Aynı noktadan 180 derece dönünce önümüzde  duransa böyle bir şey…

Biz ise bu iki farklı manzarayı yaratan sistemin tam ortasında, iki farklı kişiye ait olan iki farklı arazinin sınırındaki taş evde duruyoruz… Her ikisine de eşit mesafeden bakabiliyoruz bu yüzden. Ve durduğumuz noktadan görünen şu anda dünyanın her yerinde olan biten çevresel, toplumsal bozulmanın bir benzeri aslında…
Arkamızdaki inşaat alanı daha bir sene öncesine kadar etrafındaki ekosistemin bir parçası olan, ondan ayırtedilemeyen bir mandalina bahçesiydi. Mandalina ağaçlarının üzerinde neşeli sesleri bize ulaşan kuşlar tünerdi. Yoğurt aldığımız dayı ineklerini bu bahçenin otlarıyla beslerdi, ineğini buradaki ağaçlardan birinin gölgesine bağlayıp bizimle sohbet etmeye gelirdi. Bu arazinin sahibini ilk defa geçen sene Ağustos ayında, sakin bir pazar gününü mahfeden motorlu testere sesiyle tanıdık. Neredeyse 30 yıldır yaşayan, capcanlı onlarca ağacı bir çırpıda kesti. İçindeki kini, nefreti, bilumum kötülüğü kuşlar yere düşen yuvalarla farketti, hepsi çekip gitti. Adam da gitti. Ve bunun üzerinden tam bir sene geçti. O günün kötü anısını bloga şöyle not almıştık: https://sineksekiz.wordpress.com/2009/08/22/mandalinlerini-kesen-adam/

Hikayeyi ise sonradan öğrendik: ağaçları kesen arazinin sahibi olan adamın bir karısı ve çocukları varmış. Ailesine kötü davrandığı ve eziyet ettiği bilinir, çevresine de benzer şekilde davrandığı için köyde sevilmezmiş. Zaman içinde ailesini terketmiş ve başka bir kadınla beraber yaşamaya başlamış, bir sebeple de malını mülkünü bu hanımın üzerine yapmış. Fakat bu kadın ölmüş, kendi öz çocukları da bunun üzerine miras davası açmışlar. Adamın ağaçları kesmeye geldiği gün, miras davasını kaybettiği, arazisinin çocuklarına kaldığını öğrendiği günmüş. Arazi onlara geçmeden bütün yokedici nefretini ağaçlardan çıkarmış meğer… Çocuklar davaya bakan avukata verecek paraları olmadığı için, yaptığı iş karşılığında avukata bu arsayı yok pahasına vermişler. Avukat da araziyi 20 katına, ne idüğü belirsiz bir firmaya satmış. İşte bu firmanın adamları şu anda arkamızda inşaat halindeler. Otobüs garajı yapacaklarını söylüyorlar, sorularımıza cevap vermekten kaçınıyorlar.

İnşaatın başlangıcından beri bir SINIR mevzusudur gidiyor. Yeni arazi sahipleri sınırlarını belirlemeye ve başkalarına da bu sınırın geçilemez olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Arazinin komşu olduğu diğer alanlarla sınırını belirleyen, burada adına ‘beki’ denen yığma taş üzeri kuru dal ve çalılarda oluşan doğal sınırları yerle bir edip yerine dikenli teller koyuyorlar. Doğa düzgün bir hat üzerinde ilerlemez, organik formlar yaratır. Bu yüzden kadastrodan gördükleri kendilerine ait olan sınırı ihlal eden, o sınıra doğru büyümüş, dalını, kökünü uzatmış ne varsa hepsini söküp atıyorlar.
Doğayı ve onun tüm canlılara ait olan yaratısını yokederek yerine kendi mülkünü ve onun sınırlarını koymaya çalışan insanoğlunun hikayesi… Bunu en iyi URSULA K.LE GUIN, Türkçe’ye şahane bir çeviriyle kazandırılmış başyapıtı Mülksüzler‘de anlatır. Le Guin ‘Duvarlar inşaa edenler o duvarların mahkumlarıdır‘ diye yazar.

Bunları size aktarmak için klavyenin tuşlarına basarken, masanın üzerinde sadece kağıdın üzerine basılmış kelimelerden ibaret olsa da duvarların yapıldığı kazıklardan çok daha sağlam olan bir kitap duruyor. Arkadan ise delme, kesme, koparma, eğip bükme, yolma, kazma sesleri geliyor…

Bugrisu

Ağustos 20, 2010

Fotoğraf makinemiz düğün zamanı bir arkadaşımızın çantasında seyahat ederek bizden uzaklaştığından beri olup bitenlerin fotoğrafını çekip altına yazacaklarımızla beraber blogumuza ekleyemiyoruz. Bu yukarıdaki yakışıklımızı 2 hafta önce çekivermiştik, şu keyifci halinde de pek bir değişiklik olmadığından ve şu zor zamanlarda baktıkça içimizi mutlulukla doldurduğundan bari dedik Bugri’yi koyalım sayfamıza.
Neden mi zor zamanlar? Korunması, yaşatılması gereken, yaşayan yerler ranta çevrilmeye çalışılıyor küstahça, gözümüzün önünde.. Bizim bahçemizin arkasında böyle mevzular var şu sıra, detaylarını bilahare yazağız. Buradaki küçük, şirket eliyle yütülen küçük bir örnek ama yapılmak istenen şey bu ülkenin her yerinde ve çok daha büyük ölçekte devlet eliyle yürütülüyor. Karadeniz’de ve Güneydoğu’da su üzerinden yapılan kar hesapları o kadar canlının hayatına kasteder halde ki, insan haberleri okudukça planların içindeki kötülük miktarına şaşırıyor. Bugün size iki haber linki verelim o halde, Hasankeyf ve Loç Vadisi hakkında, buyrun:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1014472&Yazar=YE?YL&Date=21.08.2010&CategoryID=96&CMessageID=700335&CRes=1#fc700335
http://bianet.org/bianet/cevre-ekoloji/123760-loc-vadisi-heslere-karsi-isyanda

En Mutlu Günümüz Gecemiz

Ağustos 13, 2010

Telaşe

Temmuz 6, 2010

Oysa verandada herşey ne kadar sakin… Bu sene meyvesi bol olan erik ağacı, dallarını ayaklarını iskeleden sarkıtan küçük bir kız gibi aşağıya uzatmış… Fotoğraftan kulağınıza gelmeyen ama bizim çok alışkın olduğumuz bahçenin küçük kıpırtılı akşamüstü sesleri var etrafta..
Burası Bodrum; yaşadığımız, çalıştığımız evin verandası. Bir hafta oldu uzak kalalı; Ankara’da koşturduk, yarın da İstanbul’a gidiyoruz. Dönüş pazara… Telaşesiz, geniş zamanları özledik. Masa başına oturup saatlerce huzur içinde çalışmayı.. Neyse, az kaldı.