Bizim bahçemiz Nilüfer Turizm’le betonlaşmaya açılmıştı, yerimizden olmuştuk. Bu sefer Orya Enerji ve Ümran Boru başrolde, yer Karadeniz, Loç Vadisi. Ağaçları, dereleri, doğayı kendilerinin sanan şirketler o kadar çok ki. Ellerinden gelse insanları da makineleriyle kazıp atarlar, ama bunu yapamadıkları için satın almayı yeğliyorlar. Bazı insanlar, bazıları ama, çok azı yaşadıkları yere tavşanın deliğine, kuşun dalına olduğu gibi bağlı oldukları için bir takım plazalarda değil vadilerinde yaşıyorlar. Toprakla değil parayla yaşayan bir takım şirket sahibi insanlar ise kendilerinde bu insanları ve onların bağlı olduğu dereleri, vadileri yok etme hakkı görüyor.

13 gün olmuş, dün yanlarındaydık. Kabataş’tan Karaköy istikametine giderken, Karaköy’e varmadan sağda, uzun, sessiz, kıpırtısız beton yığını Orya Han’ın önünde  sarı yemenileri, pankartları, konuşan, direnen kadınlar var. Duymuyorsunuz belki görmüyorsunuz ama 13 gündür evlerini yok edecek olan şirketinin binasının önünde, sırtlarını binalara, yüzlerini insanlara dönmüş otutuyorlar.
Siz de destek olun, yanlarına gidin, bilgilenin, okuyun: http://locvadisidireniyor.wordpress.com/

Size hep güzel fotoğraflar, umut dolu yazılar yazmaya; günü neşeyle, hayata şükrederek yaşamaya alışkınız. Bu yüzden biraz daha zor geliyor, bu fotoğrafları ekleyip, olan biteni anlatmak. Ama bu yokedici işlerin ne kadar kolaylıkla yapılabildiğinin farkına varılmasının şart olduğunu düşünerek yazmayı bir sorumluluk addediyoruz. Daha dün inanılmaz bir haber okuduk; Machael‘e Hidroelektirik santrali yapılması söz konusuymuş, buradan habere göz atabilirsiniz. Machael ki dünyanın korunması gereken 23 biyorezervinden, Türkiye’deki en nadide ekokistemlerinden biridir. Burada doğanın dilinden anlayan muhteşem insanların yaşadığı ve  binlerce yıllık geleneksel bilgileri devam ettirdiği küçük, el değmemiş, tamamen doğaya dayalı ekonomisi olan köyler vardır.  Ve işte böyle kıymetli şeyleri yoketmek ne yazık ki bu ülkede aslında düşündüğümüzden çok kolay.

Nefesini arkamızda hissettiğimiz inşaat da bizim hayatımıza tecavüz ederek devam ediyor. Önce bütün otları söktüler, yabani böğürtlen çalılarını, ağaç köklerini. Ve beton taşlarla toprağın üzerini örttüler, canlı olan hiçbirşey nefes alamasın, güneş göremesin de ölsün diye. Bütün bunları yapmak için harcadıkları zamanın en az 2 katını, bu beton kaplamanın etrafını 2,5 metre yüksekliğindeki dikenli tellerle çevirmeye harcıyorlar. Bu dikenli telleri sadece askeri alanların etrafında görebilirsiniz. O yüzden aklımıza şöyle bir soru takılıyor:
Bu adamlar yani arsayı alan otobüs firması, nasıl bir tehlike yaratıyor ki arsanın etrafını böyle bir dikenli tel duvarla çevirme gereği duyuyor?

Bir ay kadar önce ise bu yokedici enerji etrafımızda değildi. Fotoğraflara bakıp üzülüyoruz ama bir yanda da kelimeler var, inanıyoruz, biliyoruz… Şu sıra iş makinesi sesleri arasında zihnimizde en çok yankılanan Deleuze‘ün bir cümlesi:

Kaygılanmak ya da umut etmek değil, yeni silahlar aramak gerekiyor.”

Ankara’da yaşayan bir arkadaşımız şehirdeki ulaşım skandallarından dem vurdu. Kamu yararını gözetmeden yapılan “keyfi” zamlar üzerine açılan davaları kaybeden Melih Gökçek, bunun üzerine sefer sayılarının azaltılmasına karar vermiş. Şehir plancısı olan arkadaşımız bizden, TMOB Şehir Plancıları Odası’nın olan bitenlerle ilgili basın açıklamasını duyurmamızı rica etti. Aşağıda alıntıladığımız metnin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz:
[…]
Belediyenin temel işlev ve görevlerinden biri olan ulaşım hizmetleri konusunda Ankara Belediye Başkanının yapmış olduğu açıklama belediyenin Ankara Halkını cezalandırmayı seçtiğini ortaya koymuştur. Sayın Gökçek ne yazık ki mahkeme kararlarının sonuç kısmında yer alan “dava konusu idari işlemin iptaline” ibaresinin arkasına saklanmakta ve mahkeme kararını uygulamaktan başka çaresinin olmadığını iddia etmektedir. Oysa Mahkemelerin bugün gündemde olan bu kararlarında, Belediyeye hiçbir şekilde zam yapamazsın denmemektedir.

Mahkemeler açıkça ve sadece ulaşım ücretlerine yapılacak zamlar belirlenirken hukuka uygun olması, keyfi şekilde değil, bilimsel bir araştırma sonucunda somut bir gerekçeye dayanması ve kamu niteliğindeki meslek kuruluşlarının da bulunduğu bir toplantıda bu kararın alınması gerektiğini ifade etmektedirler. Ancak ne yazık ki Sayın Gökçek tarafından bu kararların içeriğinden hiçbir şekilde bahsedilmemekte ve halkın yanılgıya düşmesi sağlanmaktadır.

Bu gördüğünüz pencenin yanında bütün gün çalışırken bir yandan da Açık Radyo’yu dinliyorduk her zamanki gibi.  Haberlerde  Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın Greenpeace ile görüştüğü söylenince iyice kulak kabarttık; Bakan  nükleer enerjinin tehlikeleri ve yıkıcılığıyla ilgili kısımları dinledikten sonra nükleer enerji santrallerinin gerekli olduğunu zira yenilebilir yerel enerji kaynaklarımızın  varolan enerji ihtiyacını karşılamakta yetersiz olduğunu söylemiş. Ayrıca Türkiye’nin dünyada 17. Avrupa’da ise 6. büyük ülke olduğunu, bunun yüzde 1,5’e denk geldiğini ama Türkiye’nin dünyayı kirletmede binde 4 katkısı olan bir ülke olduğunu belirtmiş.Dahasını buradan okuyabilirsiniz.
Bakanımıza göre herşey yolunda yani, istatistiklere bakıp içimizi rahat tutmalıyız, dünyayı nasıl olsa biz kirletmiyoruz, o zaman nükleer santral yapıp işimize bakmak gerek.
İnanmıyoruz sana Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı, kusura bakma.

Kutlamak

Ekim 29, 2009

Kutlamak nedir? Mutluluğu, sevinci anmak, yeniden yaşamak değil mi? Bu eylemleri gerçekleştirmek için kilowatlarca elektrik harcamak gerekli mi peki? Bu akşam  televizyonda, İstanbul’daki havai fişek ve lazer şovlarını görünce bakakaldık. Onca yılda oluşmuş, binlerce canlıya ev olan ekosistemleri yoketmeyi göze alarak kurulan santrallerin ürettiği elektrik, bugün İstanbul boğazındaki yarım saatte havaya harcanıyor. İnanılmaz…
Cumhuriyet kelimesinin anlamı, “milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi”dir. Bu akşam izlediklerimiz ise yönetimdekilerin milletin gözünü boyamak için lazerleri aracı ettiği bir gösteriden başka bir şey değil. Ne yazık…
Topraklar ve doğal kaynaklar özelleştirilip, yabancı endüstrilerce kirletilirken, insanlar kendi besinini üretemez hale geldiğinden şehirlere zorunlu olarak göç edip, inanılmaz koşullarda yaşama mücadelesi verirken egemenliği elinde tutan bir millet olduğumuzu söylemek, bugün bu şartlarda bir bağımsızlık, özgürlük, kendi kendine yetme halinin kutlamasını yaptığımızı düşünmek gerçekten çok zor…

Çok fena çok…
GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR YÖNETMELİK”, bugün 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Böylelikle gıda ve yem amaçlı GDO içeren ürünlerin Türkiye’ye girmesinin resmi olarak da önü açılmış oldu. Yönetmelik metni burada. Acil eylem planları yakında! GDO’ya Hayır Platformu’nun yönetmelik yürürlüğe girmeden önce kaleme aldığı ve GDO’un yasal hale gelirse ne olacağını açıkça anlatan ve durumun vahametini ortaya koyan şu basın bildirisini okuyun lütfen.

352
İstanbul’da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantısı bitti, alınan kararlar ve bunların yaşama ne gibi etkilerinin olacağı ile ilgili açıklamalar yerine çoğunlukla, bu toplantıyı protesto edenlerle ilgili haberler yer aldı basınımızda. Bu gözden kaçan ve hepimizin hayatını ilgilendiren konuyla ilgili olarak Doğa Derneği başkanı Güven Eken‘in söyledikleri çok anlamlı olduğu için alıntılamak ve burada bir kez daha yayınlamak istiyoruz: (fotoğraf: Çağla Ağırgöl, Bia.net)

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, İstanbul’daki IMF toplantısında birinci senaryonun gerçekleşmesi için bir dizi fikir ortaya attı. Bu fikirler arasında “sorumlu kürselleşme” tabiri de yer alıyor.
Demek ki Zoellick, IMF ve Dünya Bankası’nın başını çektiği küreselleşmenin bu güne kadar “sorumsuz” olduğunu açıkça kabul ediyor. Bunu kabul ettikten sonra da, pek çok şirketin yaptığı gibi kendisine sosyal sorumluluk projeleri arıyor. Zoellick, konuşmanın devamında, bu küresel sosyal sorumluluk projesi hakkında ipuçları da veriyor: “Krizden olmusuz etkilenen en fakir ülkeleri koruma altına almak”.
Zoellick’in, IMF’in ve diğer küresel aktörlerin göremediği ise şu: Kökteki sorun dünyanın bazı ülkelerinin çok fakir olması değil. Tam tersine, dünyanın bazı ülkelerinin aşırı zengin olması. Bu zenginlik düzeyini sürdürmek için, her türlü haksızlığa göz yumması, çeşitli bahanelerle bu haksızlıkları meşru kılması. En başta da, “doğa hakkını” tanımaması. Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini, bu zenginliği kullanan tüm canlılarla birlikte geri dönüşsüz yok etmesi. Ülkelerin, doğadan aldığını yerine koymak gibi bir çaba içine girmemesi.
Bir gün, o günün IMF ve Dünya Bankası yetkililerinden şu sözleri duymayı istiyorum:
Dünyanın bütün ülkeleri, “doğa hakkını” tanımalıdır. Doğadaki tüm varlıkların haklarını onlara iade etmeden, ne yerel, ne ulusal, ne de küresel ölçekteki ekonomik sorunlarımızı çözmek mümkün olmayacaktır. Çünkü insan varlığı ve ekonomik faaliyetleri, herşeyden çok doğadan aldığımız kaynaklara bağımlıdır. Toprağa, suya ve havaya ve bu kaynakları kullanan diğer tüm canlılara haklarını iade etmeden, insan refahını da tam olarak sağlayamayacağız. İnsanlık, insan haklarını kabul ederek sınırlarını çizdiği küresel adalet anlayışını, “doğa hakkını” tanıyarak evrenselleştirmelidir.
İşte ancak böyle bir konuşma yapıldığı anda, dışarıda insanlar yaralanmaz. İçerde konuşanların onuru, sokakta eylem yapanların yaşamı ve tümüne can veren doğanın kadim dengesi ayaklar altında kalmaz.