Kapkara gözleri, içinin iyiliğiyle parıl parıl parlayan biricik Aslı, hem kendi elleriyle topladığı turunçlardan reçel yapmış, hem bütün süreci bloga koyalım diye yazıp fotoğraflamış hem de reçelleri hemen yiyip bitirelim diye bizi kahvaltıya davet ediyor! Amanın! Bütün bu haberleri telefonda aldım, İstanbul’daki son günde, vapurda, denizdeki dalgalara  bakarken..
Ve şimdi zaman, Bodrum’da yeniden akmaya başladığına göre, artık Aslı’nın turunç reçelin sırlarına vakıf olmaya başlayabiliriz. Buyrun bakalım beraber okuyoruz:

Kavakderesi’nde yaşayan sevgili Hayruş ve Doğan’ın bahçesi çok lezzetli portakal ve turunç ağaçlarıyla doludur. Bütün kış yeseler,eşe dosta dağıtsalar bile meyvelerin bir kısmı hep artar. Evleri anayoldan oldukça uzaktır, bahçelerinin alt taraflarından tertemiz bir dere akar. Turunç ağacı öyle bir ağaçtır ki ne ile aşılarsanız size onu verir. Limon, portakal, greyfurt… yani hepsinin annesi turunçtur. Buna rağmen turuncun meyvesi hiç lezzetli olmaz, ekşidir, çok acıdır, yenmez. Ama turunçtan şahane bir reçel yapılır ki yapması çok zahmetli ve uzun sürmesine rağmen sonuç kesinlikle buna değer.

1.Gün: Bahçeye gidilir, turunçlar bir bir dallarından toplanır. Hatta ağaçların diplerine de bakılır. İyi durumda olanlar da yerden toplanır.
Turunç hiç dökmez yapraklarını, her daim yemyeşildir. Meyveler havaların ısınmasıyla içten içe kurumaya ve dökülmeye başlar. Bu yüzden havalar iyice ısınmadan toplamakta fayda var. Hatta bence kışın sonlarında- Şubat,Mart- gibi toplandığında aroması daha yüksek oluyor. Ama Nisan ayında da acısı iyice azalmış oluyor. Artık size hangisi uyarsa.

2.Gün: Turunçların kabuklarının en dış yüzeyi ince bir tabaka halinde rendelenir. Sebebi bu dış yüzeyin çok asitli ve ekşi olmasıdır. Ancak rendelerken tüm dış yüzeyin yok olmamasına dikkat etmek gerekir. Yoksa reçelimizin şekerli bir tatlıdan farkı kalmaz. Turuncun aromasının birazını da reçelimiz için saklamalıyız.

Rendelemeyi bitirdikten sonra turunçların kabukları yarım ay şeklinde kesilir ve içlerindeki meyveler atılır. Bize lazım olan sadece kabuklar. Çok düşündüysem de bu içteki meyveyi nasıl kullanabileceğimi bulamadım. İlk defa turunç reçeli yaptığımda bu meyveyi denemek için ağzıma götürmüştüm de dudaklarım ve dilim bütün gün acımış ve kamışmıştı. Sanırım bu meyve aşılanmadan yenmek için değil.

Elimizdeki onlarca dilimi ipe geçirmek için bize biraz kalın ve uzunca bir iğne ile beyaz mümkünse sağlam hatta naylon bir ip gerekiyor. Eğer renkli ip kullanırsanız, ipin boyası reçelinize geçer.  Dilimleri fotograftaki gibi kıvırarak ipe diziyoruz. Uzun bir dizi elde edince ben ipin başını sonuna bağlarım ve turunç dizilerimi koyla haline getiririm. Hatta diğerlerini dizerken bu kolyeyi bir yerlere asarım. Turunç gibi keskin kokulu meyvelerden reçel yapmanın en güzel yanı bütün evin mis gibi kokması.

Bundan sonra yapmamız gereken meyvelerin acısından iyice kurtulmak. Bu yüzden turunç kabuklarımızı suya yatırıyoruz. Bir kovanın içinde sabah akşam suyunu değiştirerek acısını alıyoruz. Zaten ilk birkaç suyun koyu bir turuncuyken sonlara doğru suyun renginin artık değişmediğini göreceksiniz. O zaman tamam demektir. Ben bu sefer kabukları suda üç gün beklettim, çünkü biraz geç toplanmıştı meyveler. Tüm aromayı kaybetmek istemedim. Ama şubat, mart aylarında yaptığımda en az beş gün bekletiyorum ve kaynatırken de iki taşım kaynatıyorum.

4.Gün: Turunçları büyükçe bir tencerede bir taşım kaynattıktan sonra süzüyoruz. Su kaynadıktan sonra çok uzun süre ocakta tutmamanızı tavsiye ederim. Yoksa çok fazla yumuşak olurlar. Sonra tencereye 6 su bardağı içme suyu ile 2kg şeker koyarak kaynatıyoruz. Kaynıyor ,kaynıyor, kaynıyor… İçine turunç kabuklarımızı iplerinden dikkatlice çıkararak ekliyoruz. İpi makasla keserek çıkarmak en iyisi. Eğer başarılı dizmişseniz kabukların açılmaması lazım, kıvırdığınız gibi duruyorlar mı? Benimkiler duruyor. Yaşasın!!
Yaklaşık bir- bir buçuk saat arası kaynatıyoruz. Dört beş adet limon tuzu ile bir buçuk limon suyu ekliyoruz. Meyvelerin rengi parlaklaşıyor,  reçel suyunu iyice çekiyor, kıvama geliyor. Bir de ben ufacık bir parça tereyağı attım içine ama gerçekten ufacık, bir tatlı kaşığından bile az. Limon suyunu ekledikten sonra uzun uzun kaynatmamak gerekir reçelimizi. Ben yirmi beş dakika kaynattım. Altını kapattım. Galiba biraz kıvamsız oldu diye düşünerek yatmaya gittim. Ama sabah uyandığımda bir de baktım ki kendine gelmiş, mükemmel olmuş.  Reçel iyice soğumadan karar vermemek gerek.
Ve işte sonuç; harikulade!

Reklamlar

Bugünün yazısı ve fotoğrafı Eda Günay’dan.Kendi yoğurdunu nasıl yaptığını anlattığı tarifi de cabası. -Başta bizi soğuk mu buldun Eda, aşkolsun :)

Bizim Sinek Sekiz’le yollarımız geçen yaz Meyve Mirası projesinde çalışmak üzere Bodrum’a gittiğimde kesişti. İtiraf edeyim ilk başta biraz soğuk buldum onları, uzak durdum, ne yapmakta olduklarını kavrayamadım tam olarak. Yine de aylar içinde bloglarını takip ettikçe, doğal olana dair kentte de uygulanabilecek basit çözümlerini gördükçe özendim, heveslendim, temiz gıdanın, temiz, dünyaya zarar vermeyen bir yaşamın peşine düştüm!

Bu metinde size kentin ortasında mayaladığım yoğurdun hikayesini ve tarifini anlatacağım ya, önce bir anımı paylaşmak isteğindeyim. Ben İstanbul Tuzla’da bir sahil sitesinde oturuyorum. Yakınımızda mahalle bakkalı sayılabilecek bir de tekel var. Dükkanın sahibi Erol abi bir gün ufak tefek şeyler almak için ona uğradığımda bana bir çikolatalı gofret hediye etti. Özür dileyerek reddettim. Şaşırdı, ye bir tane bir şey olmaz dedi, problemi kilo alıp almamak sandı!

Hayır dedim, onlar sağlıksız, dünyaya zarar vererek üretiliyorlar, o yüzden yemiyorum. Bir nefis meselesi değil yani! Allahaşkına Eda dedi Erol abi, bakalım sen mi çok yaşayacaksın ben mi? Ben bunu çok yaşamak için yapmıyorum ki diye yanıtladım. Şaşkın kocaman gözlerle yüzüme baktı. Giderken zarar vermemiş olmak için yapıyorum. Beni çok tuhaf buldu, aldıklarımı torbaya koymaya yeltendiğinde teşekkür ettim, dükkandan çıktım. Çevre sorunlarına duyarlı olmak hep dilimde olan bir şeydi belki ama ben de Sinek Sekiz’le tanışmadan evvel biraz Erol abi değil miydim?

Şimdi, doğala yönele yönele kentin içinde mucize görünen bir şeyi her hafta düzenli olarak yapıyorum. Kendi yoğurdumu mayalıyorum, kireç gibi katkılı, yararlı bakterileri de ölmüş, tadı tanımlanamayan bir şey olan sanayi yoğurtlarını yemiyorum! Buyurun tarifi; Sütçüden 5 kilo süt alınır, bir tencereye konur, eğer çevrenizde sütçü yok ise günlük sütler de maya tutuyor, bilginiz olsun. Süt kısık ateşte birkaç saat, üzerinde tutan kaymak kabarana kadar kaynatılır.  Sütün üzerindeki kaymak alındıktan sonra,  soğuması beklenir. Anne tarifiyle küçük parmağınız içine girince yanmayacak ısıya gelince, birkaç kaşık yoğurdun içine karıştırılması yoluyla mayalanır. 5 kilo kadar süte 4 kaşık yoğurt yetiyor. Tencerenin kapağı kapanır, odanızda bir yere konup, üzeri battaniye ile örtülür. Ertesi gün,yaklaşık 24 saat sonra kapak açıldığında yoğurdunuz hazır oluuuur. Şifa niyetine!Afiyet olsun!

Bu fotoğraftakileri aman hormonlu limon zannetmeyin, çok bozulurlar. Kendileri buraların en nadidelerinden, yerel meyvelerin hası desek abartmış olmayız. Bergamut az bulunur, zor yetişir ama yetiştiği toprağın bütün rayihasını kabuklarına koku olarak taşıyan şahane bir turunçgildir. Kabukları ilaç ve parfümlerde, kabuk altındaki süngerimsi beyaz kısmı da yemeye doyulmaz reçellerde kullanılır. Öyle her yerde de bulunmaz ama kıymetini bilenlere kendini gösterir, dalından koparılırken ses etmez.
Biz yakınlarımızda yetiştiği için çok şanslı sayıyoruz kendimizi ve sizin de kendi bölgenizde, ikliminizde yetişen yerel, sağlıklı doğal lezzetler olduğunu biliyoruz. Ve bu vesileyle küresel tarım politikalarıyla yok edilmeye çalışılan yerel besinlerden bahsetmek istiyoruz. Bu konuyla ilgili Slow Food Gençlik Gıda Hareketi‘nden, arkadaşımız Pelin Dumanlı‘nın size söyleyecekleri var:

‘’Bizim zamanımızda böyle süpermarketler mi vardı? Bakkallımız, köşe manavımız, fırınımızdan alırdık herşeyi. Kendi çiftçimizin ürettiği yeterdi herkese, şimdi karpuz bile dışarıdan geliyor.’’ …diye söyler annem hep. Annemin zamanı; yani, yavaş hareketin hayatın içinde farkedilmeden yaşandığı zamanlar. Olması gerektiği gibi… İyi, temiz, adil.

Şimdi gençlik olarak hayal ettiğimiz gelecek, geçmişte.. Annelerimizin zamanında… Biyoçeşitliliğimizi korumak, sürdürülebilir yaşamı desteklemek, ve gerçek gıdaya erişimi sağlamak için yapabileceğimiz şeylerden birisi de; yerel yetişmiş organik gıda ürünleri almak. Dünyada, birçok ülkede, bahçeler kuruluyor, gençler çiftçilerle birlikte çalışıyor. Çiftçilerin pazarları kuruluyor, tohumlar takas ediliyor. Hepsi gerçek gıda için! Ne yediğimizden emin olmak, sağlıklı beslenmek, mevsiminde yemek en büyük isteğimiz. Sürdürülebilir yerel gıda sistemlerimizi korumak, birey olarak hepimizin görevi.

Gençlik gıda hareketi üyesi bireyler olarak biliyoruz ki; yerel gıdalarımıza sahip çıkarsak, çiftçimizi koruruz , yerel ekonomimizin büyümesine destek veririz. Aldığımız ürün markete ulaşana kadar harcanan enerji ve karbon salınımı miktarını düşürürüz. Biyoçeşitliliğimizi koruruz. Ülkemizin zengin biyoçeşitliliğine vurulan en büyük darbe, çiftçimize en kolay ve ucuz seçenek olarak sunulan – endüstriyel – tohumlar. (GDO genetiği değiştirilmiş organizmalar, kısırlaştırılmış ancak farklı avantajlara sahip olduğu iddia edilen türler).
Doğal yaşamın, biyoçeşitliliğin ve sürdürülebilir tarımın korunabilmesi için, yerel tohumumuza da sahip çıkmamız gerektiğini unutmamalıyız.
Yiyecek almak için pazara/markete gittiğimizde unutmayalım ki, kimse bizi birşey almaya zorlamıyor, seçimlerimizi biz yapıyoruz.

Önemli olan seçimlerimizi doğru yapabilmek. Eğer aradığımız ürünün yerel yetişenini bulamazsak, en azından çok uluslu bir şirketinki yerine daha küçük bir şirketin ürettiğini alalım. Bütün bu küçük seçimler, aslında çok büyük bir yankılama olarak, bize ülkemize, ekonomize, toprağımıza geri dönecek. Yeryüzünde bastığımız adımları daha hafif bir ayak izine dönüştürmek için, ilkelerimizi önce kendi hayatımızda uygulamaya başlayarak, başkalarının da yerel gıda almasına teşvik edelim.

Yerel yetişmiş organik gıda ürünleri almak için 10 sebep:

  1. daha tazedir!
  2. daha lezzetlidir!
  3. soframıza gelirken diğer ürünlerden çok daha az yol katederler ve ulaşımdan kaynaklanan kirliliğe neden olmazlar!
  4. bizleri mevsiminde yemeğe teşvik ederler!
  5. biyoçeşitliliğimiz korunur!
  6. çiftçimizi desteklemiş oluruz!
  7. ekonomimiz güçlenir!
  8. sürdürülebilir yaşama katkıda bulunuruz!
  9. çocuklarımıza yerel tohum mirasımızı bırakırız!
  10. başkalarını da teşvik etmiş oluruz!

2009 biterken “Ekoköyler” kitabımızın çevirmeni Deniz Dinçel’in Kopenhag İklim Zirvesi ile ilgili izlenimlerini aktarmıştık. Yeni yılla beraber web günlüğümüzde konuk yazarlara ayrı bir bölüm açıyoruz. İlk yazıyı da sevgili arkadaşımız Anıl Ilgaz‘dan aktarıyoruz. Barcelona’nın merkezindeki sürdürülebilir, doğal yerleşim biçimlerine, toprakların ve yeşil alanların sahip  çıkılmasına dair size söylemek istediği oldukça ilham verici şeyler var. Okumanızı şiddetle öneririz:

Yirminci yüzyılın son yarısında gelen göç dalgası ve eski şehir merkezinde yaşayan insanların yeni inşa edilen daha modern, rahat ve güvenli alanlara taşınmasıyla, Barselona’nın merkezindeki evlere daha düşük bütçeli aileler ve göçmenler yerleşmiş. İlerleyen yıllarda bu bölgede suç oranı artmış ve bir kentsel dönüşüm projesi başlatılmış. Projede düşünülen, bu bölgenin merkezine lüks bir otel inşa edilmesi ve bölgeye turistlerin gelmesini sağlayarak buranın bir anlamda turistik olarak ıslah edilmesymiş. Belediye yıkım ekipleriyle buraya geldiğinde hiç öngörmedikleri bir direnişle karşılaşmışlar. İnsanlar kendilerini binalara zincirlemiş, polise karşı direnmiş. Günler süren mücadele ve üç apartımanın yıkılmasından sonra yetkililer pes etmiş ve bölgedeki halkla uzlaşma yolunu seçmişler. Dar, karanlık sokaklardan oluşan bu bölgede yaşayan insanlar yıkılan apartmanların yerine çocukların oynayabilecekleri bir meydan yapılmasını istemiş. Tarafların uzlaşmasıyla birlikte yıkılan apartımanların oluşturduğu bu meydana büyük bir çocuk parkı, yine çocuklar için bir sosyal merkez ve küçük bir de bahçe yapılmış. Bu park, tamamen gönüllülerden oluşan bir organizasyonla bölgede yaşayan ailelerin çocuklarını gönül rahatlığıyla bırakabildikleri, gençlerin toplanıp sorunlara çare düşündükleri ve yaşlıların beraber oturup sohbet edebildikleri çok güzel bir mekana dönüşmüş.

Organizasyondaki gençler, çocuklara tiyatro, resim kursu, geziler gibi eğitici aktiviteler düzenlerken, bir kısmı küçücük bir alanda kompostu da bulunan organik bir bahçe kurmuşlar. Son yıllarda artık bu park, çalışan ve çocuklarına bakamayan ailelerin, çocuklarını sabah bırakıp akşam aldıkları neredeyse bir okul haline dönüşmüş. Tiyatro, oyun ve gezi gibi aktivitelerle hem sosyalleşen hem de eğlenen çocuklar, genç abi ve ablalarından ekolojiyi de öğrenir olmuş.
Artık belediye bu parkın korunması ve geliştirilmesi için düzenli destek sağlıyor. Bu parayla çocuklar için herşey daha güvenli ve eğlenceli hale getirilmeye çalışılıyor. Bu organizasyonda iki senedir gönüllü olarak çalışan Kanada asıllı genç tasarımcı arkadaşımız Gaelle Janvier ve aslen Tarragona’lı olan ve Katalan Politeknik Üniversitesinde mimarlık doktorası yapan Josep Maria Sole Gras, Barselona gibi ticari ve turistik açıdan çok gelişmiş bir metropolün merkezinde insanların evlerinin önünde komün hayata ve organik tarıma yönelik böyle bir örneğin var olabileceği gerçeğinin ne kadar önemli olduğunu vurguluyorlar.

Aslında Barselona’da “devletin arazisinin” bu şekilde kullanıldığı tek örnek bu meydan değil. Özellikle şehrin kuzeyinde insanların çitlerle çevirdiği ve küçük meydanlarda bahçe düzenledikleri alanlar mevcut. 2009 yılının Kasım ayının sonlarına doğru bu organizasyonlarda gönüllü olarak çalışan insanların bu bahçelerin ve parkların arasında bir ağ oluşturarak hem aralarındaki iletişimi arttırdıkları hem de sorunlara ortak çözümler bulmayı amaçladıkları bir toplantı yapıldı. Asıl önemli olan ise bu toplantının yapıldığı yerin bu bahçeler ve mekanlar arasında en büyük merkez olarak bilinen ve kapitalizm karşıtı kamuoyunun yakından tanıdığı Can Masdeu’da yapılmış olması.
Can Masdeu ilk olarak 2002’de 100’den fazla polisin 11 kişilik işgalci grubu binadan çıkarmak için savaştıkları olayların basına yansımasıyla  ünlü olmuş. Bu bina, eskiden cüzzamlılar için kurulmuş bir hastanenin hemen yanında bulunmasından dolayı sahiplerinin (Masdeu ailesinin) terk ettiği bir mülkmüş. Barselona’ya tepeden bakan ve çok büyük bir parkın içerisinde yer alan bu mülk işgalcilerin 1999’da yerleşmek için ilk planların yapıldığı sırada adeta bir cennet olarak karşılarına çıkmış. 2001 yılında planlar sonuç vermiş ve 11 kişilik bir grup bu araziye yerleşmişler. 2002’de polislerin gelmesiyle üç günlük bir direniş başlamış. Olayların basına yansımasıyla birçok destekçi grubun yanında yer almış. Grup aleyhlerine açılan davayı kazanınca 53 yıldır terk edilmiş durumda bulunan bu mülke resmi olarak yerleşmiş. O günden beri grup kalabalıklaşmış ve beraber yaşayan komün bir topluluk olmuşlar. Bugün haftasonu 300’den fazla ziyaretçi çeşitli aktiviteler düzenlemek için Can masdeu’da toplanıyor ve beraber öğlen ve akşam yemekleri yiyorlar.
Can Masdeu’nun asıl etkileyici yanı organik tarım yapılan büyük teraslı bahçeleri. Her hafta 300 kişiye yemek sağlayan bu bahçelerde mısırdan fasülyeye, karpuzdan kiraza birçok meyve ve sebze özenle yetiştiriliyor. Barselona’nın şehir merkezine sadece 10 dakika metro yolculuğu uzağında olan bu alanda isteyen herkes kendi bahçesini kurup organizasyona yardım edebiliyor.

Can Masdeu’da enerji ve tabi kaynakların kullanımı da sürdürülebilir şekilde düzenlenmiş. Kendi su arıtma sistemi bile bulunan evde, ısınma ve yemek pişirme güneş enerjisiyle sağlanıyor. Yağmur suyunu sarnıçlarda depoluyor, çamaşırlarını bisiklet sürerek yıkıyorlar. Atık organik maddeler ve dışkılar kompostla gübre haline dönüştürülüyor. Neredeyse her çeşit gereksinimini kendi üreten grup, dışarıdan özel parti organizsyonları için bira fıçıları ve ziyaretçiler için açtıkları kafe için kahve temin ediyorlar. Evin her yeri gereksiz tüketimden kaçınmak ve yaratıcı komünler için üretim imkanları sağlamak adına düzenlenmiş. Etrafta demir döven ve cam üfleyerek cam şişe yapan gruplardan tutun, tartışarak fikir üreten ve bu fikirleri yazan, yayınlayan insanları görmek mümkün. Can Masdeu’da yaşayan insanlar her zaman misafir için fazladan yatak bulunduruyorlar ve süresiz konuk ve arkadaş kabul ediyorlar. Haftasonu çalışmalarına ve topluca yenen yemeğe katılmak ise her zaman mümkün. Diğer aktiviteler içinse kendilerine bir web sitesi oluşturmuşlar. Avrupa’nın en büyük metropollerinden birinde inanılmaz bir alternatif yaratmayı başaran Can Masdeu yerleşimi, insanların desteğiyle  sürekli gelişmekte. Daha fazla bilgi edinmek için web sitelerine bir göz atmanızı öneririm: http://www.canmasdeu.net/